Hayat

Hayata doğru yürümek

şimdilerde görüşemediğim bir arkadaşım, “en son ne zaman hayata baktığımızı” sormuş bugün… bir diğeri yorum eklemiş “her zaman bakıyorum…” diye…

durup kafa yorunca, hakikaten afallayıp, hak bile verilebiliyor soruya… ve yorum sahibine de bakarken ne gördüğünü sormak istiyor, yürek…

ne çok alıştık, bir şeyleri kendi dışımıza koymaya… garip değil mi, bakılacak bir hayat… oyun seyreder gibi, film seyreder gibi… yaşanacak, içinde boğuşulacak veya coşulacak bir hayat değil… ölümle bile bitmeyen ya da heba edilmiş bir hayat değil… bakılacak bir hayat… an gelip dümdüz soluk verilen, an gelip soluğun yetmediği bir hayat değil… bakılacak bir hayat…

veya bakmak için bir hayat… kurgulanmış, tasarlanmış, sağlama alınmış, fırtınalara kapalı bir hayat… cilalı ve hijyenik… daha ötesi başkalarının hayatı… zihnimize temaşa olsun diye bakılası… görülesi dahi değil, bakılası… her gün bakılabilecek kadar merak uyandırıcı… alışkanlıkla ve kolayca bakılabilen… izinsiz,senetsiz sepetsiz girilebilen, bakışlara açık başkalarının hayatı… sanki görebilirmiş gibi gözler herşeyi…

öyleyse bakalım hadi… bakalım aynı şeyleri mi görüyoruz… bakalım aynı noktaya mı bakıyoruz… bakalım bakalım…

sizleri bilmem de… ama benim gördüğüm hayatta “insan” izine pek rastlanmıyor… kitaplara sığmayan muhteşem ifadelere veyahut trajedilere de rastlanmıyor… suskun, kopkoyu bir sessizlikte dolaşan hayaller görüyorum… diller dillere değmediğini… gürültülerin, fısıltıların müziğe dönemediğini… pencerelerin dışarıdan gelen yaşamlara, ölümlere ve öykülere kulak kabartmak için açılmadığını görüyorum… kentin uğultusunun değil suskunluğunun herşeyi bastırdığını…

titreyerek yanan bir mumu dinlercesine soluk alıp verişini dinliyorum hayatın… bu cılız nefeste sanki uzak ya da yakın, bütün sesleri duyuyorum… Yankıları, gölgeleri, duraksamaları ve suskunluklarıyla bütün seslerini dünyanın… ama bütün anlayabildiğim tek başına bir sözcük, başkalarının gürültüsünden doğmuş… böyle olunca, baktığım da gördüğüm karşısında şu soru canlanıyor: “Peki ben, hangi sesin, gerçek ya da düşsel hangi seslerin bir yankısıyım, hangi sessizliklerin? Dahası, belki de asıl soru, sonsuzca uzayıp giden ya da her anı sonsuza dek uzatan o cılız sesi kulak verdiğimde, kendi sesimi duyup duymadığım.

o vakit, hayata bakmak olmuyor asıl mesele… hayatı bunca cılızlaştırmamak için… hayattan kaçıp giden sözcüklerin hayatın ta kendisine ses verdiği bir ezgiye dönüşmesini için… tek yapmamız gereke, olabilen geçirgenlikle cılız da olsa o sesin çağrısına açılmak… Dışarı çıkmak, bakışlardan ve sözcüklerden önceki ilk ışığın peşinde, daha uzak kıyılara sürüklenmek… Acıyla dolu, sessiz ezgisine katılmak dünyanın…

kendimin sesimden daha uzağa gidemeyecek olsam dahi… tek yapmamız gereken hayata doğru yürümek…

kapatın gözlerinizi… nefesi yakalayacakcasına bir adım atın…
körlemecesine… nefes alıp verdikçe…
kapatın gözlerinizi…
yürüyün…

Kategoriler:Hayat

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s